31/8/2007 - TARIKAT KURUCALARI

Kategori: Tasavvuf

12 tarikat zuhura gelmis

  Oniki Imam'dan dördü,Hz. Ebubekir yolundan, sekizi de Hz. Ali yolundan yürümüsler ve her biri baska baska ilâhi tecellilere ermis, kendi saliklerine (ögrencilerine) de erdikleri tecellilere göre telkinde bulunduklarindan oniki tarikat zuhura gelmistir. Bunun disindaki tarikatlara tarik denilmeyip kol adi verilmistir. (zikir, vird ve ibadet yöntemiyle) sülük eylemislerdir

        ABDÜLKADIR GEYLANI(Rh.A)HAZRETLERI;

              Islâm alimlerinin ve velilerinin büyüklerinden Hazreti Abdülkadir Geylani, 1078 yilinda Iran'in Geylan sehrinde dogdu. Künyesi, Ebu Muhammed'dir. Muhyiddin, Gavs-ül-a'zam, Kutb-i Rabbani, Sultan-ul-evliya, Kutb-i a'zam gibi lâkablari vardir. Babasi Ebu Salih bin Musa Cengidost'tur. Hz. Hasanin oglu Hasan-i Müsenna'nin oglu Abdullah'in soyundandir. Annesinin ismi Fatima, lakabi Ümm-ül-hayr olup seyyidedir. Bunun için Abdülkadir Geylani, hem seyyid, hem serifdir. Abdülkadir Geylani, 1166'da Bagdatta vefat etti. Türbesi Bagdattadir. Kâdiriyye tarîkatinin kurucusudur. Ehl-i sünnet îtikâdini ve din bilgilerini her tarafa yaydi. Orta boylu, zayif bünyeli, genis gögüslü, ilm için vefâkârlikta emsâli az bulunur bir velî idi.

            Abdülkadir Geylani hazretleri daha dogmadan, ilerde büyük bir zat olacagina dair alametler, isaretler görülmüstü. Babasi rüyasinda Peygamber efendimizi gördü. Peygamber efendimiz kendisine; "Ey Ebu Salih! Allahü teâlâ bu gece sana kamil, olgun ve derecesi yüksek bir erkek evlad ihsan etti. O benim oglum ve sevdigimdir. Evliya arasinda derecesi yüksek olacak" buyurdu.

          Dogduktan sonra yüksek halleri ile dikkatleri çekti. Ramazan-i serifte gün boyunca süt emmez, iftar olunca emerdi. Bu halini su beyti ile anlatir:

Baslangicim söyleydi, dillerde söylenirdi

Besikteyken oruçtum, bunu herkes bilirdi.

         Dogdugu senenin ramazan-i serif ayinin sonunda havalar bulutlu geçmisti. Bunun için ramazanin çikip çikmadiginda tereddüt edildi. Halk annesine çocugun süt emip emmedigini sordular. Emmedigini ögrenince, ramazan-i serifin henüz çikmadigini anlayip oruca devam ettiler.

           Bir defasinda; " Iyi müridlerin hali malum, ya kötülerinki ne olacak? " diye sorduklarinda; "Iyi olanlar kendilerini bize adamislardir. Kötülere gelince biz de kendimizi onlari kurtarmak için adadik" buyurdular.

Abdülkadir Geylani hazretlerinin yazmis oldugu pek çok kiymetli eserlerinden bazilari:

1) Günyet-üt-Talibin

2) Fütuh-ul-Gayb

3) Feth-ur- Rabbani

4) Füyuzat-i Rabbaniyye

5) Hizb-ül-Besair

6) Cila-ül-Hatir

7) El-Mevahib-ur-Rahmaniyye

8) Yevakit-ül- Hikem

9) Melfuzat-i Geylani

10) Divanu Gavsi'l A'zam

            Abdülkadir Geylani hazretleri heybetli idi. Az konusur, çok sükut eder, konustugunda gayet cazip, açik ve net konusurdu. Sahsi için kizmaz. Din hususunda asla taviz vermezdi. Misafirsiz gece geçirmezdi. Zayiflara yardim eder, fakirleri doyururdu. Isteyeni geri çevirmez, iki elbisesi varsa, mutlaka birini isteyene verirdi. Yaninda oturanlarda; "Ondan daha kerim ve lütufkâr kimse olamaz." kanaati hakim olurdu. Sevdiklerinden biri gurbete çiksa, ondan haber sorar, sevgi ve alakasini muhafaza ederdi. Kendisine kötü davrananlari affederdi. Kötülüklere dalmis çok kimse, hirsiz ve eskiya onun vasitasiyla tevbe etti. Köleleri satin alip, azat ederdi. Verdigi sözü tutar,kimseye karsi kötülük düsünmezdi. Ambarinda helalden kazandigi bugday bulunurdu. Hizmetçisi, kapida ekmek elinde durur ve halka söyle seslenirdi: "Yemek isteyen, ekmek isteyen, yatmak isteyen kimse yok mu? Gelsin!"

             Onun için su ibare meshur olmustur: "Veliler Sultani Abdülkadir Geylani, ask ile dogdu, kemal ile ömür sürdü ve kemal-i ask ile Rabb'ine vasil oldu."

              AHMED-EL KEBIRI RUFAI (Rh.A)Hz.LERI;

Büyük velîlerden. Ismi ve nesebi; Ahmed bin Sultân Ali bin Yahyâ bin Sâbit bin Ebü'l-Fevâris Hâzim Ali bin Ahmed Murtezâ bin Ali Isbilî bin Rüfâe Hasan bin Mehdi bin Muhammed bin Hasan bin Ahmed Sâlih bin Mûsâ bin Ibrâhim Murtezâ bin Mûsâ Kâzim bin Câfer-i Sâdik bin Muhammed Bâkir bin AliZeynel Âbidîn bin Hüseyin bin Ali bin Ebî Tâlib'dir (r.anhüm). Peygamber efendimizin soyundan olup seyyiddir. Anne tarafindan da nesebi hazreti Hâlid bin Zeyd Ebû Eyyûb el-Ensârî'ye dayanir. Bu yüzden kendisine Ebü'l-Alemeyn, iki sancak sâhibi künyesi verilmistir. Ebü'l-Abbâs da denir. Benî Rifâe kabîlesine mensûb oldugu için Rufâî nisbeti ile meshur oldu.

 Ahmed Rufâî hazretleri dogmadan önce dayisi büyük âlim Mensûr Betâihî bir gün rüyâsinda Peygamber efendimizi gördü. Ona; "Ey Mensûr! Kiz kardesin, kirk gün sonra Ahmed isminde bir çocuk dünyâya getirecek. Bu çocugu, Aliyyül Kârî Vâsitî'nin terbiyesine teslim et. Bu zât, Allah indinde azîzdir. Sakin ihmâl etme." buyurdu. Bu rüyâdan tam kirk gün sonra Ahmed dünyâya geldi. 1118 (H.512) senesinin Receb ayinin ortalarinda bir Persembe günü Betâih'de dogdu.

Ahmed Rufâî hazretleri, hayâtini hep dîne hizmet ile geçirirdi. Bid'at sahiplerine ögüt verir gittikleri yolun bozuklugunu bildirir, kurtuluslarina vesîle olurdu. Ahmed Rifâî hazretleri vefâtina yakin ishale yakalanmisti. Hastalik bir ay kadar devâm etti. Hizmetçisi; "Efendim! Hiçbir sey yemediginiz halde, bu gelenler neredendir?" diye sordu. O da; "Bu gelen ettir. Disari çikiyor. Artik eridi kalmadi. Yalniz kemiklerimin içindeki ilik kaldi. O da bugün çikar biter. Yarin da Allahü teâlâya gitme günüdür." buyurdu. Iyice agirlastigi zaman hizmetçisi; "Efendim! Kavusmak vakti yaklasti herhalde." deyince; "Evet öyle görünüyor. Hastaligimin su son zamâninda bâzi hâdiseler cereyân etti. Insanlar üzerine büyük bir belâ gelmekteydi. Bu belâlara karsi kendi vücûdumu fedâ edip, bu belânin giderilmesi için, Allahü teâlâya yalvardim. Allahü teâlâ kabul buyurdu." dedi. Daha sonra mübarek yüzünü topraga sürmeye basladi. Yüzü gözü toz topraga bulanmis bir halde aglayarak; "Yâ Rabbî! Affet!" Yâ Rabbî! Insanlarin üzerine gelecek olan dert ve belâlar için beni siper yap da, belâlar benim üzerime yagsin." diye yalvardiktan sonra kelime-i sehâdet getirip; "Dünyâda âhiret için çalisip yorulan pisman olmaz, râhata kavusur. Her hayr isleyenin ameli kendisine sunulacaktir. Her ser, kötü is yapanin da ameli kiyâmet gününde önüne çikacaktir." buyurdu. 1182 senesi Agustos ayinin 23'ünde Persembe günü (H.578 Cemâziyelevvel ayinin 22. Persembe günü) ikindi vaktinde, altmis alti yasinda Misir'da vefât etti.

AHMED-I BEDEVÎ

Misir evliyâsindan. Ismi Ahmed olup babasinin adi Ali'dir. Nesebi Peygamber efendimize ulasir. Künyesi Ebü'l-Fityan ve Ebü'l-Abbas, lakabi ise Sihabüddîn'dir. Seyyid-i Bedevî diye taninir. Annesinin ismi Fatma binti Muhammed'dir. 1200 (H.596)'de Fas'ta dogdu. Ahmed Bedevî hazretleri alti yaslarinda iken babasina rüyâsinda; "Yâ Ali! Bu beldeleri birak. Mekke'ye tasin, orada yasa. Bunda birçok hikmetler vardir." dendi. Bu mânevî isâret üzerine âilesi ile birlikte 1206 senesinde Fas'tan yola çikti. Dört sene süren uzun yolculuk sirasinda yolda herkesten, yardim, hürmet ve ikrâm gördüler. Mekke'ye yerlestikten bir müddet sonra babasi vefat etti ve Bab-i Mualla'ya defnedildi

Ahmed-i Bedevî hazretleri küçük yasta ilim tahsîline basladi. Kur'ân-i kerîmi ezberledi. Önceleri, çok cesûr, atilgan bir mîzâca sahipti. Çok iyi ata binerdi. Kendisine ezâ eden olursa onlara karsilik verirdi. Bunun için Attâb diye tanindi.

Bir gün Kabe-i muazzamanin kenârinda bir yerde uyudugu sirada rüyâsinda gizliden bir ses Ahmed-i Bedevî'ye; "Uykudan uyan! Allahü teâlânin bir oldugunu zikret." diyordu. Kalkip abdest aldi. Iki rekat namaz kilip, Allahü teâlâyi zikretti. Sonra tekrar yatip uyudu. Rüyâsinda önceki sesi tekrar duydu. Ona; "Kalk Allahü teâlânin bir oldugunu zikret, uyuma! Yüksek derecelere kavusmak isteyen uyuyamaz!Ne bir sey yiyebilir, ne de bir sey içebilir. Dâimâ, oruç tutmak ve geceleyin herkes uykuda iken namaz kilmak sûretiyle nefsinle mücâdele et. Kalk böyle yap! Sana, yüksek haller ve dereceler verilecek." diyordu. Rüyânin tesiriyle uyanan Ahmed-i Bedevî, hemen rüyâsini yas, ilim ve derece bakimindan yüksek olan agabeyine anlatti. O da; "Sirrini gizli tut! Söylenilenlere uygun yasa!" dedi. Ahmed-i Bedevî bu nasihatlere uyarak, gayret gösterdi, Allahü teâlânin izni ve ihsâni ile nice güzel hâl ve yüksek derecelere kavustu.

Uzun boylu, bugday benizli, kollari uzun, bacaklari etli, pazulari iri olup, gâyet heybetli idi. Sag yanaginda bir ve sol yanaginda iki beni vardi. Burnunun orta yeri bir parça yüksek olup, iki yaninda birer tâne ben vardi. Yüzü büyükçe ve gözleri sürmeliydi.

Ahmed-i Bedevî 1276 (H.675)senesinde Misir'in Tanta sehrinde vefat etti. Kabr-i serîfi üzerine yapilan türbede her sene düzenlenen toplantilarda Mevlid-i serîf ve Kur'ân-i kerîm okunmasi âdet oldu. Ahmed Bedevî hazretlerinin kerâmetleri vefâtindan sonra da devam etti.

                   IBRAHIM DUSSUKI(Rh.A)Hz.leri;

Misir'da yetisen büyük velîlerden. Ismi, Ibrâhim bin Ebü'l-Mecîd, lakabi Burhâneddîn'dir. Seyyiddir. 1235 (H.633) senesinde Misir'da Nil Nehri batisinda Desûk köyünde dogdu. 1277 (H.676) târihinde vefât etti.

Seyyid Ibrâhim Desûkî dogduktan bir gün sonraydi. Halk, o gün Ramazân-i serîf olup olmadigi husûsunda tereddüde düstü. Hilâlin görünüp görünmedigi husûsunda, Muhammed bin Hârûn hazretlerine gidildi. O da kesf yoluyla SeyyidBurhâneddîn'in dogdugunu anlayip, gelenlere; "Dün gece mübârek bir çocuk dünyâya geldi. Gidin, onun süt emip emmedigine bakin." buyurdu. Annesi, evliyânin büyüklerinden Ebü'l-Feth Vâsitî'nin kizi Seyyide Fâtima Hanima soruldugunda, çocugu için; "Bugün fecr vaktinden beri hiç emmedi." dedi. Durum Muhammed bin Hârûn'a bildirildiginde; "Seyyide Fâtima Hanim üzülmesin. Aksam olunca çocugu emer. Ramazân-i serîfin birinci günü oldugu için emmemistir." buyurdu. Böylece Ramazana girildigi anlasildi

Ibrâhim Desûkî hazretleri birkaç talebesini alis-veris için sehre gönderdi. Sehirde talebeler, bir iftirâya ugrayip, zâlim bir vâli tarafindan zindana atildilar. Hallerini mektupla hocalarina bildirdiler. Seyyid Ibrâhim Desûkî hazretleri, vâliye su satirlari yazip gönderdi:

Gece oklari ulasir hedefe,

Atilirsa husû yaylari ile

Menzile kavusmak için erler kalkar

Rükû ile berâber secdeyi uzatirlar.

Ellerini açip Allah'a

Gönülden ederler duâ,

Ok yaydan çikinca,

Zirh bile etmez fayda.

Mektup valiye ulasinca, vâli, arkadaslarini topladi. "Sunlara bakin hele, hocalari bana bir mektup göndermis." dedi ve agir hakâretlerde bulunup, mektuptaki siiri okumaya basladi. Tam (Ok yaydan çikinca) misrasina gelince, bir ok gelip, vâlinin gögsüne saplandi ve oracikta öldü.Vâlinin adamlari, korku içinde mazlumlari alelacele saliverdiler.

                 EBU-L HASAN ALI SAZELI(Rh.A)Hz.leri;

On ikinci yüzyilda Kuzey Afrika'da yetisen büyük velîlerden. Sâziliyye adi verilen tasavvuf yolunun kurucusudur. Ismi, Ali bin Abdullah bin Abdülcebbâr, künyesi, Ebü'l-Hasan, lakabi Nûreddîn'dir. Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem torunu hazret-i Hasan'in soyundan olup seriftir. 1196 (H.592) senesinde Tunus'un Sâzile kasabasinda dogdugu için Sâzilî nisbesiyle meshûr olmustur. 1256 (H.654) senesinde hac yolculugu sirasinda Hamisre'de vefât etti. Kabri, Hamisre mevkiindeki Ayzâb sahrâsindadir.

Arabistan'daki Hicaz halki gibi bugday tenli ve uzunca boylu olan Ebü'l-Hasan-i Sâzilî hazretleri, konusmalarindaki fesâhat ve tatlilik, açiklik ve vecizlik bakimindan, Hicazli olmamasina ragmen, Hicazli zannedilirdi. Tasavvufta Sirrî-yi Sekatî ve Seyyid Ahmed Rifâî'nin rahmetullahi aleyhimâ yollarindan feyz aldi. Ibn-i Mesîs-i Hasenî'nin hizmetinde ve sohbetinde bulunarak velîlik derecesine kavustu. Tefsîr, hadîs, fikih, usûl, nahiv, sarf, lügat ve zamânin fen ilimlerinde de son derece yüksek olan Ebü'l-Hasan-i Sâzilî hazretleri; "Her istedigim zaman, Resûlullah efendimizi, bas gözümle görmezsem, kendimi O'nun ümmeti saymam." buyurarak tasavvuftaki derecesini ifâde etmistir.

              SAHI NAKSIBENDI(Rh.A)HAZRETLERI ;

Evliyânin büyüklerinden ve müslümanlarin gözbebegi olan yüksek âlimlerden. Seyyid olup insanlariHakka dâvet eden, dogru yolu göstererek saâdete kavusturan ve kendilerine "Silsile-i aliyye" denilen büyük âlim ve velîlerin on besincisidir. Muhammed Bâbâ Semmâsî ile Emîr Külâl'in talebesidir. Ismi, Muhammed bin Muhammed'dir. Behâeddîn ve Sâh-i Naksibend gibi lakablari vardir. Allahü teâlânin sevgisini kalplere naksettigi için, "Naksibend" denilmistir. 1318 (H.718) senesinde Buhârâ'ya bes kilometre kadar uzakta bulunan Kasr-i Ârifân'da dogdu. 1389 (H.791)'da Kasr-i Ârifân'da Rebî'ul-evvel ayinin üçünde Pazartesi günü vefât etti. Kabri oradadir. Islâm âlimlerinin en meshûrlarindan olup, tasavvufta en yüksek derecelere ulasmistir. Zamâninda ve kendinden sonraki asirlarda onun sebebi ile pekçok insan, hidâyete, dogru yola kavusmustur

Zamâninin büyük velîlerinden Muhammed Bâbâ Semmâsî, henüz o dogmadan Kasr-i Ârifân'a gelmisti. Bu gelisinde burada bir büyük zâtin kokusu geliyor. Bu beldede büyük bir velî yetisecek diyerek isâret etmis, tarîkatin imâmi olacak emsâlsiz bir zâtin buradan zuhûr edip ortaya çikacagini talebelerine ve sevenlerine müjdelemisti. Daha sonra babasi Seyyid Muhammed Buhârî söyle anlatti: "Oglum Behâeddîn'in dogmasindan üç gün sonra, Hâce Muhammed Bâbâ Semmâsî hazretleri, bütün talebeleri ile Kasr-i Ârifân'a gelmisti. Ben kendisini çok sever ve muhabbet beslerdim. Kasr-i Ârifân'i tesrif edince, yeni dogan oglum Behâeddîn'i alip huzûruna götüreyim ve himmet, mânevî yardim isteyeyim, böylece feyze kavusur dedim. Bu niyetle Behâeddîn'i kucagima alip, Hâce Muhammed Bâbâ Semmâsî hazretlerinin huzûruna götürdüm. Hâce Muhammed Bâbâ Semmâsî, Behâeddîn'i elimden alip, bagrina basti ve; "Bu yavru, benim oglumdur. Ben bunu, mânevî evlâtliga kabûl ettim." buyurdu. Sonra yüzünü talebelerine çevirip, aralarinda en meshûru olan Seyyid Emîr Külâl'e söyle dedi: "Size, bu yerde bir büyük zâtin kokusu geliyor derdim. Simdi bu tarafa gelirken de, buraya yaklastigimizda size önce duydugum koku iyice artti demistim. Hakîkat sudur ki, size bahsettigim mübârek zât dogmustur. Iste o mübârek koku, bu melek yavrunun kokusudur. Bu yavru, büyük bir zât olsa gerektir." buyurdu. Böylece henüz daha üç günlük çocuk iken, zamâninin en büyük evliyâ ve mürsid-i kâmili olan Hâce Muhammed Bâbâ Semmâsî hazretlerinin müjdesine, himmetine ve feyzine kavustu. Henüz daha küçük yasta iken, evliyâliga âit yüksek nûrlar ve eserler temiz alninda açikça görünür, hidâyet ve irsâd, hakki bulma ve yol gösterme nisanlari yüksek simâsindan belli olurdu

            Behâeddîn Buhârî hazretleri orta boylu, mübârek yüzü degirmi olup, yanaklari kirmiziya yakin idi. Iki kasi arasi açik, gözleri sari ile elâ renk karisimi olan kestane renginde idi. Sakalinin beyazi siyahindan çok idi. Ne hizli, ne de yavas yürürdü. Konusmalari Peygamber efendimizin konusmasi gibi tâne tâne idi. Konustugu kimseye yönünü dönmüs olarak konusurdu. Kahkaha ile gülmez, tebessüm ederdi. Her gün kendini yirmi kere ölmüs ve mezara konmus olarak düsünürdü. Kimseyi küçük ve hakîr görmez, dâimâ güler yüzle karsilardi. Ancak celâllendigi zaman kaslarini çatardi. Bu zamanda heybetinden karsisinda durulmaz olurdu. Semâili, görünüsü birçok bakimdan Resûlullah efendimize benzedigi gibi, sözleri, isleri ve bütün hareketleri sünneti seniyyeye uygun idi

          HACI BAYRAM-I VELI(Rh.A)HAZRETLERI;

Istanbul'u, Fâtih Sultan Mehmed Hanin fethedecegini müjdeleyen büyük velî. Nûmân bin Ahmed bin Mahmûd, lakabi Haci Bayram'dir. 1352 (H. 753)de Anakra ilinin Çubuk Çayi üzerindeki Zülfadl (Sol-Fasol) köyünde dogdu. 1429 (H. 833) senesinde Ankara'da vefât etti. Türbesi, Haci Bayram Câmiinin kenarinda ziyârete açiktir

                Bilâhare Istanbul'un mânevî fâtihi olacak olan Aksemseddîn de Osmancik'ta müderrisken seyhin evliyâlik derececsini duymus ve ona talebe olmak üzere Ankara'ya gelmisti. Fakat seyhin dükkan dükkan dolasip para topladigini görünce, yanina varip hikmetini sormadan "Evliyâ para mi toplar, buralara bosuna gelmisim." diyerek oradan ayrildi. Zeynüddîn Hafî hazretlerine talebe olmak üzere Misir'a dogru yola çikti. Haleb'e vardigi gece bir rüyâ gördü. Rüyâsinda, boynuna bir zincir takilmis ve zorla Ankara'da Haci Bayram-i Velî'nin esigine birakilmisti. Zincirin ucu ise Haci Bayram'in elindeydil. u rüyâ üzerine, Aksemseddîn yaptigi hatâyi anlayarak derhal Anakra'ya geri döndü. Sehre ulastiginda Haci Bayram-i Velî'nin talebeleriyle ekin biçmeye gittigini ögrendi. Tarlaya gitti. Fakat Haci Bayram hazretleri ona hiç iltifat etmediler. Aksemseddîn, diger talebelerle birlikte ekin biçmeye basladi. Yemek vakti geldiginde, insanlarin ve orada bulunan köpeklerin yiyecekleri ayrildi. Haci Bayram-i Velî, talebeleriyle yemek yemeye basladi. Yine Aksemseddîn'e hiç iltifat etmeyip, yemege çagirmadi. Aksemseddîn yaptigi hatâyi bildigi için, kendi kendine;

"Ey nefsim! Sen, Allahü teâlânin büyük bir velî kulunu begenmezsen, iste böyle yüzüne bile bakmazlar. Senin lâyik oldugun yer burasidir." diyerek, köpeklerin yanina yaklasip, onlarla berâber yemeye basladi.

Haci Bayram-i Velî hazretleri Aksemseddîn'in bu tevâzuuna dayanamayarak; "Köse! Kalbimize çabuk girdin, yanimiza gel." buyurup iltifât etti, kendi sofrasina oturttu. Sonra ona; "Zincirle zorla gelen misafiri, iste böyle agirlarlar." diyerek, onun gördügü rüyâyi, kerâmet göstererek anladigini bildirdi.

Aksemseddîn'e icâzetdiploma verdiginde, bâzilari; "Efendim! Sizde yillarca okuyan talebelere hilâfet vermediginiz hâlde, bu yeni gelen Aksemseddîn'i kisa zamanda hilâfet ile sereflendirdiniz?" dediler. Hâci Bayram-i Velî de; "Bu öyle bir kösedir ki, bizden her ne görüp duydu ise hemen inandi. Gördüklerinin ve isittiklerinin hikmetini de bizzât kendisi anladi. Fakat yanimad yillardir çalisan talebeler, gördüklerinin ve duyduklarinin hikmetini anlayamayip bana sorarlar. Ona hilâfet vermemizin sebebi iste budur." diye cevap verdi.

              Onun vefâtindan sonra "Bayramiyye yolu"nu, talebelerinden Aksemseddîn ve Biçakçi Ömer Efendi devâm ettirdiler.

Türbelerin kapatilma karari çiktiktan sonra her yere oldugu gibi Haci Bayram-i Velî hazretlerinin türbesine de kilit vurulmustu. Fakat sabahleyin türbenin önünden geçenler kilidi kirilmis, kapiyi da ardina kadar açik gördüler. Olayin birkaç defâ tekerrür etmesi üzerine ilgililerden biri; "Böyle sey olmaz, bu kapiyi elbette bir açan var." demis. Sonra bunun için iki polis vazifelendirmis ve; "Sabaha kadar bekleyin, gözetleyin. Su kapiyi kim açiyorsa, hemen yakalayin." iye de emir vermisti

 Polisler aldiklari bu emir geregince, hazret-i Seyh'in türbesi önünde sabah ezâni okununcaya kadar beklemisler. Sabah vakti âniden kilidin çikardigi "Çat" sesi ile irkilmisler. Iste o zaman açilan kapidan Haci Bayram-i Velî hazretlerinin tebessüm ederek kendilerine baktigini görmüsler. Türebyi bekleyen polislerden biri saskinliktan düsüp bayilirken, digerinin dili tutulmus. Bu olaydan sonra bir daha hiç kimse kapida nöbet tutmaya cesâret edememistir.

  MEVLANA CELALEDDINI RUMI(Rh.A)HAZRETLERI

  Mevlâna 27 Eylül 1207 yilinda bugün Afganistan sinirlari içerisinde yer alan Horasan Ülkesi'nin Belh sehrinde dogmustur.
Mevlâna'nin babasi Belh Sehrinin ileri gelenlerinden olup, sagliginda "Bilginlerin Sultâni" ünvanini almis olan Hüseyin Hatibî oglu Bahâeddin Veled'tir. Annesi ise Belh Emiri Rükneddin'in kizi Mümine Hatun'dur.

     Sultânü'I-Ulemâ Bahaeddin Veled, bazi siyasi olaylar ve yaklasmakta olan Mogol istilasi nedeniyle Belh'den ayrilmak zorunda kalmistir. Sultânü'I-Ulemâ 1212 veya 1213 yilllarinda aile fertleri ve yakin dostlari ile birlikte Belh'den ayrildi.

     Sultânü'I-Ulemâ'nin ilk duragi Nisâbur olmustur. Nisâbur sehrinde taninmis mutasavvif Ferîdüddin Attar ile de karsilastilar. Mevlâna burada küçük yasina ragmen Ferîdüddin Attar'in ilgisini çekmis ve takdirlerini kazanmistir.

     Sultânü'I Ulemâ Nisabur'dan Bagdat'a ve daha sonra Kûfe yolu ile Kâ'be'ye hareket etti. Hac farîzasini yerine getirdikten sonra, dönüste Sam'a ugradi. Sam'dan sonra Malatya, Erzincan, Sivas, Kayseri, Nigde yolu ile Lârende'ye (Karaman) geldiler. Karaman'da Subasi Emir Mûsâ'nin yaptirdiklari medreseye yerlestiler.

     1222 yilinda Karaman'a gelen Sultânü'/-Ulemâ ve ailesi burada 7 yil kaldilar. Mevlâna 1225 yilinda Serefeddin Lala'nin kizi Gevher Hatun ile Karaman'da evlendi. Bu evlilikten Mevlâna'nin Sultan Veled ve Alâeddin Çelebi adli iki oglu oldu. Yillar sonra Gevher Hatun'u kaybeden Mevlâna bir çocuklu dul olan Kerrâ Hatun ile ikinci evliligini yapti. Mevlâna'nin bu evlilikten de Muzaffereddin ve Emir Âlim Çelebi adli iki oglu ile Melike Hatun adli bir kizi dünyaya geldi.

     Bu yillarda Anadolunun büyük bir kismi Selçuklu Devleti'nin egemenligi altinda idi. Konya'da bu devletin bas sehri idi. Konya sanat eserleri ile donatilmis, ilim adamlari ve sanatkarlarla dolup tasmisti. Kisaca Selçuklu Devleti en parlak devrini yasiyordu ve Devletin hükümdari Alâeddin Keykubâd idi. Alâeddin Keykubâd Sultânü'I-Ulemâ Bahaeddin Veled'i Karaman'dan Konya'ya davet etti ve Konya'ya yerlesmesini istedi.

     Bahaeddin Veled Sultanin davetini kabul etti ve Konya'ya 3 Mayis 1228 yilinda ailesi ve dostlari ile geldiler. Sultan Alâeddin kendilerini muhtesem bir törenle karsiladi ve Altunapa (Iplikçi) Medresesi'ni ikametlerine tahsis ettiler.

     Sultânü'l-Ulemâ 12 Ocak 1231 yilinda Konya'da vefat etti. Mezar yeri olarak, Selçuklu SarayininGül Bahçesi seçildi. Halen müze olarak kullanilan Mevlâna Dergâhi'ndaki bugünkü yerine defnolundu.

     Sultânü'I-Ulemâ ölünce, talebeleri ve müridleri bu defa Mevlâna'nin çevresinde toplandilar. Mevlâna'yi babasinin tek varisi olarak gördüler. Gerçekten de Mevlâna büyük bir ilim ve din bilgini olmus, Iplikçi Medresesi'nde vaazlar veriyordu. Vaazlari kendisini dinlemeye gelenlerle dolup tasiyordu.

     Mevlâna 15 Kasim 1244 yilinda Sems-i Tebrizî ile karsilasti. Mevlâna Sems'de "mutlak kemâlin varligini" cemalinde de "Tanri nurlarini" görmüstü. Ancak beraberlikleri uzun sürmedi. Sems aniden öldü.

     Mevlâna Sems'in ölümünden sonra uzun yillar inzivaya çekildi. Daha sonraki yillarda Selâhaddin Zerkûbî ve Hüsameddin Çelebi, Sems-i Tebrizî'nin yerini doldurmaya çalistilar.

     Yasamini "Hamdim, pistim, yandim" sözleri ile özetleyen Mevlâna M. 20 Aralik 1285 tarihinde  78  yasinda Hakk' in rahmetine kavustu. Mevlâna'nin cenaze namazini Mevlâna'nin vasiyeti üzerine Sadreddin Konevî kildiracakti. Ancak Sadreddin Konevî çok sevdigi Mevlâna'yi kaybetmeye dayanamayip cenazede bayildi. Bunun üzerine, Mevlâna'nin cenaze namazini Kadi Siraceddin kildirdi.

     Mevlâna ölüm gününü yeniden dogus günü olarak kabul ediyordu. O öldügü zaman sevdigine yani Allah'ina kavusacakti. Onun için Mevlâna ölüm gününe dügün günü veya gelin gecesi manasina gelen "Seb-i Arûs" diyordu ve dostlarina ölümünün ardindan ah-ah, vah-vah edip aglamayin diyerek vasiyet ediyordu.

"Ölümümüzden sonra mezarimizi yerde aramayiniz!
Bizim mezarimiz âriflerin gönüllerindedir"

 

HACI BEKTASI VELI(Rh.A)HAZRETLERI;

Gerçek ismi, Seyyid Muhammed bin Ibrahim Ata olan , Haci Bektas-i Veli Horasan'in Nisabûr sehrinde 1281 senesinde dogdu.

Ilk egitimini Seyh Lokman-i Perende' den aldi. Lokman-i Perende, Ahmed-i Yesevi'nin halifelerinden olup, zahir ve batin ilimlerinde derin bilgilere sahipti. Bektas Veli Lokman-i Perende'nin gözdesiydi. Ve rivayetlere göre kendinde olaganüstü haller gerçeklesiyordu.

Haci Bektas-i Veli, egitimini tamamladiktan sonra Anadolu'ya geldi. Halka dogru yolu göstermeye baslayan ve kiymetli talebeler yetistiren Haci Bektas-i Veli, kisa zamanda taninarak büyük ragbet gördü. Bu sirada Anadolu'da dini, iktisadi, askeri ve sosyal tesekkül olan ve kendisinin de bagli oldugu "Ahilik Teskilati" ile büyük hizmetler yapan Haci Bektas-i Veli ve talebeleri, Osmanli sultanlari tarafindan da sevildi ve hürmet gördü.

Bu siralarda kurulus devrinde olan Osmanli Devleti'nin saglam temeller üzerine oturmasinda büyük hizmetleri oldu. Sultan Orhan zamaninda teskil edilen “Yeniçeri Ordusu”na dua ederek, askerlerin sirtlarini sivazladi. Böylece Haci Bektas-i Veli'yi kendilerine manevi pir olarak kabul eden Yeniçeri Ordusu, manevi hayatini ve disiplinini ona bagladi. Haci Bektas-i Veli, asirlarca Yeniçeriligin piri, üstadi ve manevi hamisi olarak bilindi. Bu baglilik ve muhabbet, Yeniçerilerin sulh zamanindaki talimleri ve harplerdeki gayret ve kahramanliklarinda çok müsbet neticeler verdi. Bütün bunlar, halk ile Yeniçeriler arasindaki yakinligi kuvvetlendirdi.

Yeniçeriler, dervisler gibi cihad azmiyle dolu ve görülmemis derecede kahraman ve fedakar oluslarinda, bu hadiseler müsbet tesirler gösterdi. Yeniçerilerin; "Allah, Allah! Illallah! Bas uryan, sine püryan, kiliç al kan. Bu meydanda nice baslar kesilir. Kahrimiz, kilicimiz düsmana ziyan! Kullugumuz padisaha ayan! Üçler, yediler, kirklar! Gülbang-i Muhammedi, Nûr-i Nebi, Kerem-i Ali... Pirimiz, sultanimiz Haci Bektas-i Veli..." diyerek savasa baslamalari, bunun manidar bir ifadesidir.

Haci Bektas-i Veli'nin Makalat adli Arapça bir eseri vardir. 1338 senesinde vefat eden Haci Bektas-i Veli'nin derslerini ve sohbetlerini takip ederek onun tarikatina baglananlara, tasavvuftaki usûle uyularak "Bektasi" denildi.

 

 

PIR, PIR-I SANI, SEYH

Rasulullah (sav) Efendimiz vakt-i saadetlerinde, kendileri Makam-i Mahmud'da olup cihar-i yâri güzin Efendilerimiz de sifati safiye ile muttasif idiler. O vakit, Cenabi Hak emir buyurup:

- Habibim! Senin ümmetinden, senden sonra her asirda, senin hürmetine mürseliyn kideminde bir kimse zuhur edip, senin vekâletini etse gerektir, diye ihsan buyurduklarinda, Peygamber (sav) Efendimiz Hz.leri, temenni kilip:

- Ya Rab! Bize dört yâr ihsan buyurdun. Vekilimize de ihsan eyle, niyazinda bulununca, Cenabi Hak kabul buyurmustur. Bunu için her asirda, o kadar zât-i serif. Sifati Safiye ile muttasif olurlar.

Hz. Ömer ve Hz. Osman (ra) Efendilerimizin, her asirda vekillerinin tasarruf ve irsada memur buyrulmamalarinin sebebi ve hikmeti, cihar-i yâri Güzin Efendilerimizin her birinin istidadi ve kabiliyetleri müsavi olmadigindan ve her birinin baska baska oldugundan birisinin gittigi yoldan, digeri tad bularak feyz alamadigi için, Peygamber(sav)Efendimiz dördüne de baska baska suluk göstermislerdir. Simdi On iki tarikat oldugu gibi o vakitte Rasulullah (sav) Efendimiz dördüne dört tarik göstermisler ve dördünü de Allah-ü Teâlâ Hz.lerine vasil etmislerdir. Daha sonra Efendimiz (sav) ahirete tesrif buyurduklarinda, Ebubekir-i Siddik (ra) Efendimiz halifeleri olmuslar ve kendi tariki üzere ashabi kiramdan istidadi bulunanlari irsad buyurmuslardi.

Daha sonra Hz. Ömer (ra) Efendimiz halife olmus ve kendi tarikleri güç oldugundan o da Ebubekir-i Siddik (ra) Efendimizin tarikinden suluk göstermislerdir.

Ondan sonra Hz. Osman (ra) Efendimiz hilafet geçince o da Hz. Ömer Efendimiz gibi, kendi tarikini göstermemis, Ebubekir Siddik (ra) Efendimizin tarikinden suluk göstermislerdir.

Nihayet Hz. Ali (ra) Efendimiz, halife olunca Ebubekir-i Siddik Efendimizin tarikinden suluk görenlere, yine o tarikten terbiye etmis. Yeniden, kendilerine intisap edenleri de, kendi tariklerinden irsad buyurmuslardi.

Bu sebeple, Hz. Ömer ile Hz. Osman'in tarikleri kaybolmus, o tariklerden hiçbir irsad olunmadigi için simdi onlarin vekilleri, tasarruf ve irsad ile memur degillerdir. Netice Peygamber (sav) Efendimiz vakt-i saâdetlerinden Eba-Müslim zamanina gelinceye kadar Tarikat-i Aliye biri gizli ve digeri açik olmak üzere iki idi.

Peygamber (sav) Efendimiz Hafi zikri önce Ebubekir Siddik (ra) Hz.lerine telkin edip irsad buyurdular. Sonra da Hz. Ali (ra) Efendimize de telkin buyurarak bir müddet çalistirtirdilar. Hz. Ali Efendimiz, asla tad bulamadilar ve tarikatten feyz alamadilar. O zaman Efendimiz (sav) Allah-ü Teâlâ'ya temenni ve niyazda bulundular. Hz. Ali, Hz. Ömer ve Hz. Osman (ra) Efendilerimiz hakkinda, emr-i ilahi zuhur etti:

“Habibim! Onlarin, dördünün de kabiliyetleri baska baskadir. Birisinin gittigi yoldan, digeri gidemez. Onlarin, tecellileri iktizasi böyledir, buyuruldu ve her birinin hakkinda bir tarik Fahr-i Âlem (sav) Efendimize talim olundu.

Onlarda Cenabi Hakkin ihsani ile her birisine telkin ve irsad buyurdular. Sonradan, anlatildigi gibi ikisinin tarikinden baska bir yere ashabi kiramdan kimse irsad olunmadigindan, ta Eba-Müslim zamanina kadar Hz. Ebubekir(ra) Efendimiz ile Hz. Ali(ra)Efendimizin tariklerinde, seyr-i suluk gösterilerek, Cenabi Hakkin ihsani ile Allah-u Teâlâ Hz.lerine vasil olurlardi.

Eba Müslim'den sonra, oniki tarikat zuhur etmesinin sebebi ve hikmeti sudur:

Fahr-i-âlem (sav) Efendimizin sülalesinden on iki imam zuhur etmistir. Dördü Hz. Ebubekir(ra)Efendimizin tarikinden ve sekizi Hz. Ali (ra) Efendimizin tarikinden sulük görmüslerdir. Sulüklerinden sonra, bunlarinda cihari yâri Güzin Efendilerimiz gibi, her birilerinin tecellileri baska baska oldugundan, Cenabi Hak kendi tecellilerine göre keyfiyetsiz olarak birer tarik göstermisti. Bundan dolayi, kendilerine yakin olan kimselere, sirren o tarik üzere telkin buyurur ve sulük gösterirlerdi. Lakin zahirde açiklamazlar, kendileri sulük gördükleri tarikten görünürlerdi. Çünkü o vakitler:

Bunlar, Hz. Ebubekir (ra) ve Imam Ali (ra) Hz. leri tarikinden ileri geçip, kendiliklerinden tarik icad ettiler. Tarik-i Muhammediye'yi birakip, batil yola gittiler, diye halk arasinda bir fesada sebep olmamak için, bunu açiklamazlardi. Bundan dolayi, o zaman iki tarikatten baska, vuslat yolu yoktu. Sonra, yeniden cehalet vakti geldi, çatti ve Eba-Müslim'in ortaya çikmasina kadar, mü'min ve muvahhit olan kimseler, hücrelerinde ibadet ve ta'atle mesgul olmaya ve hallerini kimseye açiklamamaya basladilar.

Eba- Müslim'in ortaya çikmasi üzerine, kitaplarin haber verdikleri gibi seriat-i mutahhara, ilerledi, doguyu ve batiyi tuttu. O zaman fasiklar, facirler ve münafiklar birer tarafa dagildilar ve perisan oldular. Bundan sonra, mezkûr imamlarin her birerlerinin tecellisinde bir pir zuhur etti ve 12 tarik meydana çikti.

Bunlardan baska, gerek “Hafi” tarikten ve gerekse “Cehri” tarikten pirler zuhuru ile tarik çogalmistir. Fakat tarik adi verilmez. Tarik adi verilen, bu oniki imamin tariklerini ihya eden pirlerin tarikleridir. Geri kalanina “Kol” adi verilir. Çünkü onlar kimi “Halvetiyye”den, kimi “Naksiyye'”den, kimisi de diger tariklerden ayrilmislardir. Yani salike kolaylik olmasi için, ilahi ruhsat ile her biri bir usul göstererek o yoldan saliki Hakka vasil etmislerdir. Bundan dolayi, bu 12 tarikten baskasina “Tarik” denilmez, “Kol” denir.

Sebep ve hikmeti, oniki pir, oniki imamin tarikini ihya ederek onlarin siyretlerine uyduklarindan, bunlara “Pir” adi verilmistir

12 Tarikati kuran bu zâtlar sirasi ile söyledir.

1. Abdülkadir Geylani (ks.)

2. Ahmet El Kebir-i Rufai (ks.)

3. Ahmet El Bedev-i (ks.)

4. Ibrahim Dussuk-i (ks).

5. Hasan Aliyüs-Sazeli (ks)

6. Bahaüddin-i Naksibend-i(ks)

7. Necmüddün-i Kübra(ks)

8. Mevlana Celaaddin-i Rum-i (ks)

9. Muhammed Bektasi (ks)

10 . Haci Bayram-i Veli(ks)

11 . Sadüddin Cibavi (ks)

12 . Aziz Mahmud Hüdayi (ks)

Üstadimiz Abdullah Baba (ks)Aziz Hazretleri Piran Efendilerimiz hakkinda buyurdular ki;

“Piran ikiyüzün üzerinde vardir. Ancak, onlar tarikat kurmayip zamanin sartlarina göre bir anlayis getirmislerdir”.

Üstadimizin bildirdigi gibi mevcut tarikatin usul ve kaidelerine zamana göre anlayis getiren zâtlara da Pir-I Sani denir. Ikinci pir manasindadir. Türkiye'mizde Kadiri Tarikatinin ikinci piri olarak Esref oglu Abdullah er-Rumi, Naksibendî Tarikati için Halid-i Bagdadi, Bektasi Tarikati için Balim Sultan, Halveti Tarikati için Seyyid Yahya Sirvani (ks.) kabul edilirler.

 

Seyh

Arapça yasli kimse, manasina gelen Seyh kavrami, Tasavvufta Tarikata giren müritlerin terbiyeleri ile mesgul olan zât demektir. Daha yaygin olarak ‘MÜRSID' ve ‘ÜSTAD' kavramlari kullanilir. Onlara bu ismin verilmesi, hem Veli ve hem de müritleri terbiye edicilik vasfina sahip olmalaridir.

 

 

Halife

Halife, baskasinin ardindan gelerek, onun yerine geçen kimse demektir. Tasavvufta ise; Pir veya Seyhin irsadla vazifelendirdigi kimsedir. Bu da muhtelif vazife ve isimlerle çesitli kisimlara ayrilir. Bütün Tarikatlarda herhangi bir bölgenin yöneticisine, Seyhe vekâlet eden kisiye “HALIFE” denir.

(1)

31/8/2007 - Mürşidi Kamil

Kategori: Tasavvuf


MÜRŞİD-İ KAMİL ve ÖZELLİKLERİ

 

         Âlimlerin örfüne göre, bütün ilim sahipleri kendi meslek alanlarında derecelere tabi tutulmuşlardır. Her biri Allah’a davet makamı sayılan bu ulvi meslek, gerek ayet ve gerekse hadislerde övülmüş bir meslek olup, Peygamberliğin şubesi niteliğinde ele alınmıştır. Bundan maksat, Peygamberlerle Âlimlerin mesleklerinin aynı olduğudur. Ancak aralarında tek fark, derece ve rütbe farkıdır. Bunu böylece ortaya koyduktan sonra, Tasavvuf mesleğinde Âlimler, Serzakir, Halife, Şeyh, Üstad, Mürşid, Mürşid-i Kamil, Pir gibi kavramlarla tarif edilirler. Bu tarifler de seviyeye göre yapılan bir derecelendirme tasnifidir.

 Mürşid-i Kamil zât o kimsedir ki, İlme’l-Yakin’den, Ayne’l-Yakine, Ayne’l-Yakin’den Hakka’l-Yakine vasıl olan, Cenab-ı Zül celal Hazretlerinin zâtında değil, sıfatlarında Fani olan, Rasulullah (sav) Efendimiz tarafından da kendisine hil’at giydirilen, başına taç konulan, insanlığı irşad etmek için manen görev verilen kimsedir. Kamil bir Mürşid, Velayet yahut Veraset nuruyla nurlanmıştır. Bu sebepten ötürü “Varis-i Nebi” Makamı ile şereflendikleri için, şekline, suretine şeytanın giremediği seçilmiş zâtlardır.

         Mürşidi Kamil, insanları Allah-ü Teâlâ’ya vuslat etmek vazifesi olan ve Rasulullah Efendimize hakiki varis kılınmış kişidir. Böyle bir mürşid-i Kamil, yine üstadı olan başka bir mürşidi kâmil tarafından yetiştirilir ve bu üsdatlar silsilesi ta Rasulullah (sav) Efendimize kadar uzanır.

         Her Mürşidi Kamil manevi olarak icazet alır. Mana âleminde Rasulullah (sav) tarafından vazife ve icazet verildikten sonra, Rabbimiz ilmi ledünden onun kalbine akıtır. Böylece Mürşidi Kamil, peygamber varisi olarak insanların nefis terbiyesine ve Allah’a vuslat bulmalarına vesile olur.

         Mürşidi Kamil olan zâtlar, Hem zahir, hem de batın olarak Rasûlullah (sav) Efendimizin tamamen varisidirler. Mana âleminde icazetlerini Rasûlullah (sav) mühürlediğinden bu zâtlar, mahfuzdurlar, yani hıfz olunurlar.

         Rasulullah (sav) Efendimizin:

            “Âlimler peygamberlerin varisleridir”

            “Benim ümmetimin âlimleri İsrail oğullarının peygamberleri gibidir.”(Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ) buyurduğu zümre Mürşidi Kamillerdir.

Üstadımız, sultanımız, asrımızın manâ güneşi Abdullah Baba (ks) Aziz Hz.leri Kamil bir zâtın mühim özelliklerinden bahsederken yine şöyle buyurdular;

         Mürşidi Kamil olan zâtlar kabirde çürümezler, Mürşidi Kamil olan zâtlardan bazıları, Allah-ü Teâlâ Hz.lerinin Cemal sıfatına mazhar olurlar bazıları da Celal sıfatına mazhar olurlar. Öyle ki Celal sıfatına mazhar olan evliyanın kabirlerinin yerini dahi değiştiremezler. Mürşidi Kamil zât kendisine müntesip olan kişinin son nefeste kelimeyi şahadet söylemesine, imanlı gitmesine vesile olur, Rabbimiz bana vesile ile gelin buyuruyor. Allah(cc) ve Peygamberler(as) arasında Cebrail (as) vesile oldu, Peygamber (as ) de Allah (cc) ile insanlar arasında vesile oldu, Efendimiz (sav) Hadisi şeriflerinde;

          Muhammed’in nefsini elinde bulunduran Allah’a yemin olsun ki, hiç şüphesiz, Allah’u Zülcelal’in en sevgili kulları; Allah’ı kullarına, kulları da Allah’a sevdiren, yeryüzünde hayır ve nasihat için dolaşanlardır” (Beyhaki) buyurmuştur.”

         Mürşidi Kamil olan bir zât Allah’ın izni ile ve indi ilahiye deki değeri hürmetine dervişlerine Ahirette üç türlü yardımı olur.

         1. Sırat köprüsünde

         2. Mahşer yerinde

         3. Peygamberimizin Livaül Hamd sancağına götürmek için vesile olur.

         Efendimiz (sav) Hz.leri;

          Benim ümmetimden çok büyük bir topluluğa şefaat eden olacaktır. Yine benim ümmetimden bir kabileye şefaat eden olacaktır. Yine benim ümmetimden birkaç kişiye şefaat eden olacaktır. Taki(hepsi)cennete gireceklerdir.(Tâc) buyurmuştur.

         Üstadımız Abdullah Baba Hz.leri devamında şöyle buyurdular;

         Rasulullah Efendimiz (sav)bir Mürşidi Kamile görev verirken üç şeyi de yanında verir. Bir kamçı, bir kitap veya bir ayna verir, dervişlerini gösterir, bir çanta içinde ameliyat aleti verir, eğer sana tâbi olanlardan göz zinası varsa gözünü ameliyat et, şehveti varsa şehvani arzusunu al buyurur ama o kişinin talip olması lazım, verilen reçeteleri yerine getirmesi lazımdır.

Hatırlatma; Üstadımızın burada bahsettiği malzemeler dünya aletlerine benzemez insanlar tarafından anlaşılsın diye bu ifadeler kullanılmıştır, keyfiyeti ehline malumdur  

Üstadımız Abdullah Baba (ks) Aziz Hz.leri burada bir Kamil Mürşidin mana ikliminde nasıl bir liyakat elde ettiğini kendi tecrübesi ile ortaya koymuş bulunuyorlar. Mürşid; kendisi ilim ve amel bütünlüğü içerisinde şahsi olgunluğa eriştiği gibi, halkı da bu minval üzere eğitip yetiştiren kimse demektir. Mürşidlik makamı, hakikatte Allah’a davet makamıdır. Mürşid; Allah’a davet hususunda Peygamberlerin varisi durumundadır. Mürşidler, Peygamberlerin sunduğu bu İlahi mesajları Şer’i ölçülere göre yorumlayan kimselerdir. Nitekim böylesi zâtların sürekli var olacağı, Kur’an’da şu ayetle belirtilir:

          Bizim yarattıklarımızdan öyle bir Ümmet vardır ki, bunlar, daima Hak’ka ileten ve Adaleti Hak ile yerine getiren kimsedirler.”(A’raf /181)

Mürşid-i Kamillerin bir başka özelliği de Kalp mütehassısı olmalarıdır. Üstadımız bu konuda buyurdu ki:

         “Mürşid-i Kamil olan zâtların dervişlerinden hal ehli olan olursa, o derviş kalpten anlarsa, dünyanın neresinde olursa olsun dervişi ile kalben konuşur. Kalpten anlamayan olursa, ona da lisanen konuşur. Her ikisinde de konuşma yetkisi vardır. Sükût ettiği halde, basireti olan, hali anlayan, nerede dervişi varsa, maneviyatı varsa, onunla görüşür, sorusuna cevap verir. Anlamıyorsa lisanen söyler bu da kulağa hitab eder.”

         Allah-ü Teâlâ’nın bu zâtlara ihsan ettiği sayısız nimetlerden biri de budur. Abdülaziz Debbağ Hazretleri, Ahmed b. Mübarek Hazretlerine:     “Seni günde beş yüz defa gönlümde hatırlamazsam, Allah katında dereceden düşerim” der. Ahmed b. Mübarek de: “Üstadımız bize öyle yakın olurdu ki, bazı zaman O’nun mübarek nefesini yanımda hissederdim” demektedir. Demek ki Velilerde bu haller vardır. Bundan sonra buyurdu ki:

         “Mürşid-i Kamil olan bir zâtın dervişleri ayrı ayrı ülkelerde, şehirlerde, köylerde, kasabalarda olursa olsun, eğer sıkıntıya düşseler veya sekerat halinde olsalar dahi, Allah’ın izni ile o dervişlerinin hepsine aynı anda yetişebilecek maneviyatı vardır.”

         Mürşid-i Kamil zâtların mühim özelliklerinden biri de, Allah’ın izni ile Allah’ın kullarına manen yardımcı olmalarıdır. Esasen onların şahsında zuhur eden bu hadisenin yaratıcısı Allah’tır. Ancak Rabbimiz onları bu konuda vasıta kılmış olmaktadır. Burada asıl olan, Allah’ın merhametidir. Allah-ü Teâlâ kullarına merhameti ile muamele etmek ister. Bunun için de, salih kullarının muhabbet ettiklerine, Allah (cc) da muhabbet eder.

         Mürşidi Kamil olan zâtların bir başka özelliği de her yaptıkları işi manevi müsaade ile yapmalarıdır. Zira Onlar yeryüzünde Hakkın görünen yüzüdür. Allah-ü Teâlâ Hz.leri bu kullarını muhafaza eder ikaz eder.

Müslümanlar asırlardır yol gösterici Mürşidlerin rehberliği ile Dinlerini yaşama ve yaşatmaya gayret etmişlerdir. Zira geçmiş ümmetler bu esasa riayet edemedikleri için Dinlerini tahrif edenlere mani olamamışlardır. Ama bu Ümmet, Din büyüklerine duydukları güven sayesinde, her şeye rağmen dinlerini ayakta tutabilmektedirler.

(yok)

31/8/2007 - Cemaat ile zikir

Kategori: Tasavvuf


            Allah-ü Teâlâ Hz.leri ayeti kerimesinde;

            “Allah’ın mescitlerinde O’nun isminin zikredilmesine engel olan ve o yerlerin (mescitlerin) harap olmasına çalışandan daha zalim kim vardır? Aslında bunların o yerlere (mescitlere) korkarak girmeleri gerekir. Bunlar (Allah’ı zikre mani olanlar) için dünyada rezillik, ahirette de büyük azap vardır.” (Bakara /114) buyurmaktadır.

            Peygamber (sav) Efendimiz ise hadisi şeriflerinde;

            “Bir mecliste oturan topluluk Allah’ı zikretmeden, o meclisten ayrılırlarsa bir eşeğin leşinden ayrılmışlar gibidir. Zikrullah yapmadan ayrılan bir topluluk kıyamet gününde hüsrana uğrarlar.(Buhari)

            Yukarıda bahsedilen hadis-i şeriften anlaşılacağı üzere, cemaatle zikrullah yapmak çok önemli bir ibadettir. Öyle ki, “La İlahe İllalah” diye zikretmenin sevabı anlatılmakla bitmez. Zira Hz. Peygamber (sav) buyurmuşlardır ki;

            “Zikrin en faziletlisi La ilahe İllallah demektir”

            Cemaatle zikrullah halkasına katılmayanlar pek büyük bir sevabı kaçırdıkları gibi, bundan başka büyük vebal altına girmiş de olurlar.

            Ebu Vakıd El Haris bin Havf (ra) demiştir ki;

“Muhakkak ki Rasulullah (sav) mescide insanlarla beraber oturuyordu (Allah’ı zikrediyordu) O esnada üç kişi (mescidden) içeri girdi. İkisi Rasulullah’a (sav) doğru geldi. Diğeri gitti. (O gelenlerden birisi) ön halakanın birinde bir boşluk buldu ve oturdu. Diğeri de (rahatsızlık vermemek için) arkalarına oturdu. Üçüncüsü de zaten arkasını dönerek çekip gitmişti. Rasulullah (sav) zikrullah bittikten sonra dedi ki;

            ─ Size şu üç kişiden haber vereyim mi?

            Birisi Allah’ a yüzünü döndü. Allah Teâlâ ona acıdı (ve affetti)

            Bir diğeri zahmet etmekten çekindi (arkaya oturdu) Allah Teâlâ da onu mağfiret etti.

            Sonuncusuna gelince (Allah’ı zikirden) yüz çevirdi. Allah Teâlâ da ondan yüz çevirdi. (R.salihin)

            Enes Bin Malik (ra)’den Hz. Peygamber (sav) Efendimiz şöyle buyurmuşlar;

            “Yalnız Allah rızası için ihlâsla Allah’ı zikretmek kastıyla oturmuş hiçbir topluluk yoktur ki; semadan bir münadi (melek) onlara şöyle nida etmesin:

            (Haydi) mağfiret edilmiş olarak kalkın, muhakkak ki günahlarınız sevaba çevrildi. (İmam Ahmed)

           

            Camilerde ve mescitlerde cehri (yani açıktan) ve yüksek sesle zikrullah etmek caiz midir? sorusuna fetva âlimleri şöyle cevap vermişlerdir:

            Kerahat dahi olmadan caizdir. (Ali Cemali Efendi Fetvaları)

            Fakih Ebul-Leys, Tenbihulgafilin isimli eserinde demiştir ki;

            “Mescitlerde zikrullah dışında sesi yükseltmek haramdır.”

            İmam Gazali insanoğlunun tek başına Allah’ı zikretmesiyle cemaatin zikretmesini, tek başına ezan okuması ve cemaatin (birkaç müezzinin birden) ezan okumasına benzetmiş ve şöyle buyurmuştur “ Nasıl ki cemaatle ezan okuyan müezzinlerin sesleri havanın yoğunluğunu tek müezzinden daha fazla yarıyorsa; cemaatin zikri de kalbin üzerinde tesir ve kalın gaflet perdelerini kaldırmak bakımından tek kişinin zikrinden üstündür. (İbn-i Abdin Terc)

            Ebu Said Hadimi Hz.leri El Berika kitabında buyuruyor ki:

            “Zikrin açıktan yapılmasına gelince onu bazıları men ettiler, diğerleri de caiz gördüler. Fakat Bezzaziye isimli fıkıh kitabındaki sözün neticesi Cevaz yönünün tercih edilmesi eserlerden ve fakihlerin kavillerinden muhalif olan yönün ise te’vil edilmesidir.”

            Ebussuud Efendi merhumun cehri zikir hakkında ki risalesinin neticesi ancak cehri zikri caiz kılmaktır. Ve mutlak şekilde onun (aşikâr zikrin)kılınmasıdır. İki tarafın delillerini birleştirmek ve tercih etmekle hususi bir risalede açıktan zikrin caiz oluşunu geniş bir şekilde anlatmış olduk.

            Aynı konu, Mecmuunnevazil ve Fetva ve Haniye ve Sigiyye ve Sagır ve Mültekit Ve Tecnis kitaplarında mevcuttur.

            Şu hususu da ilave etmek gerekir. Muhakkak ki hamamda yüksek sesle Kur’an-ı Kerim okumak mekruhtur. Hafi (gizli) sesle okursa mekruh olmaz. Yüksek sesle de olsa tesbih (Subhanallah) demek, tehlil (Lailaheillallah demek) mekruh olmaz. (Umdetülekrar kitabı).

            Necasetin bulunması ve avret yerlerinin açılması ihtimali varken bile hamamlarda yüksek sesle zikir caiz olurda; niçin mescidlerde yalnızken yüksek sesle zikir caiz olmasın? (Cami)

            Çoğu zaman olurdu ki; Nebi (sav) ashabıyla beraber zikirleri, tesbih ve tehlili yüksek sesle yapardı. (Bustanulen)

(yok)

31/8/2007 - Niçin mürşidi kamil lazım ?

Kategori: Tasavvuf


Niçin Mürşidi Kamile İhtiyaç Vardır

 

         Kulun yüksek makamlara erişmesi, ancak şu iki şeyden birisi ile mümkün olur: Ya İlahi bir cezbe, ya da Sadıklardan olan şeyhlerden birinin elinde sülûk etmekledir. Hususi bir cezbe herkes için söz konusu olmayabilir. Fakat diğeri için bir engel yoktur. Bir Mürşid-i Kamil’in elini tutup hizmetine girildiği, emirleri tutulup canla, başla çalışılmaya başlandığı zaman, salik, sanki annesinden yeni doğmuş gibi olur. Artık Mürşidi onun manevi babası ve terbiyecisidir. Allah’a giden yolda yegâne vasıtadır.

         Tasavvuf yolunun büyükleri, Allah’a giden yolda kendisine yol gösterecek, rehberlik edecek şeyhin, Allah’ın kapılarından bir kapı olduğuna işaret etmişlerdir. Bu yola giren bir kimsenin, şeyhini böyle görmesi, müridliğin ilk basamağıdır demişlerdir. (Adab) İmam-ı Şa’rani’den yapılan bir açıklamaya göre; “Ehl-i tarik, insanı Allah’ın huzuruna kalb huzuru ile çıkmaktan men eden kötü sıfatlardan temizlenmeye irşad edecek bir mürşid-i kâmile intisab etmenin mutlaka zaruri olduğunda icma ve ittifak etmişlerdir” diye bildirilmiştir. (Adab)

         Mürşidi Kamile bir Peygamber gibi vahiy gelmiyor. Ve bir Peygamber gibi vahiy teminatı altında da değildir. Bundan kasıt, bir Peygamber gibi mucize ortaya koymak mecburiyetinde görülemezler. Bununla beraber onlar Allah’ın ordularından bir ordudur. Allah’ın orduları ise, O’nun bilgisi dâhilindedir. Nitekim:

            “Rabbinin ordularını kendisinden başkası bilmez. Ve o insan için ancak bir öğütten ibarettir.” (Müddesir /31) buyurulur.

         Bazı bilginlerin açıklamasına göre ‘Rabbin Orduları’ndan maksat bunlar Allah’ın Velilerini oluşturan topluluktur. Asırlardır onların İslam toplumundaki şerefli yerini ve faziletlerini, gerçek ilim adamlarından kimse inkâr etmemiştir. Rabbimiz (cc) buyurur ki:

         Dikkat ediniz! Allah’ın velileri için hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun da olmazlar (Yunus /62)

Öyleyse, kendini boş şeylerle oyalama. Bu yolun yol kesicilerine takılarak, gerçek saâdetten mahrum olma. Bilgisi kendisine fayda sağlamayan, İslam’ın edeb kültüründen mahrum ve nasipsiz kimselerin telkinleri seni oyalamasın. Faziletine inandığın bir mürşidin himmetine erişmek için acele etmelisin.

         Peygamberler ile (Allah cümlesine salât etsin) Evliyaullah’ın meslekleri aynıdır. Aralarındaki tek fark, Peygamberlerin ihtisas sahibi olmaları, delil ve hüccet getirmede mucizeye kadir olmaları ile Evliyaullah’ın onlara bağlı bulunmalarıdır. Nasıl ki peygamberlerin yolunu kesen yol kesiciler varsa, Allah dostlarının kapısına giden yolu kesenler de eksik olmayacaktır. Mevlana Halid el-Bağdadi (ks) der ki:

         “Kalb ehli tarafından gözetilmek isterseniz, inkâr ehlinin sözlerine kulak asmayınız. Allah (cc)’un bir kulundan yüz çevirdiğinin alametlerinden biri de, O kulun velilerin haysiyet ve şereflerine dil uzatmasıdır. Bu söz büyüklerin kelamıdır. Kim velilerin aleyhinde konuşulan sözlere kulak verirse, o da onlardan sayılır.”

         Yeryüzü kıyamete kadar Allah’ın evliyası ile şereflenecektir. Evliya Velinin çoğuludur. Veli ise, araya isyan karışmamak üzere taatı devam eden kimsedir. Bir başka manada ise Veli, kendisine Allah’ın ihsanı aralıksız olarak devam eden kimsedir. Bir kimsenin hakikatte Veli olabilmesi için, bu iki vasfın gerçekleşmesi lazımdır. Peygamber nasıl masum ise, Velinin de Allah tarafından korunmuş olması lazımdır. (Reddü’l-Muhtar )

         Mürşid-i kâmil olan zâtlar hakkında söylenmesi gereken söz; onların vasıflarının Allah Teâlâ’nın koruması altında olduğunu kabul etmektir.

         Mürşid-i Kamiller Allah’ın yeryüzündeki eminidirler. Onlarla beraberlikte çok hayır ve bereket vardır.

         “Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve sadıklarla beraber olun” (Tövbe/119)

         Mürşid-i Kamiller kalp mütehassısıdırlar. Kötülüğü emreden nefsin hile ve desiselerine karşı geliştirdikleri metodla, kalpleri tamir etmede Allah onlara kabiliyet vermiştir. Sen, dinin emrettiği farzları, vacibleri ve diğer hususları, bir fıkıh âliminden alıp öğrenebilirsin. Mesela İslam akaidini bir kelam âliminden ya da İlm-i Kelama ait bir eserden öğrenebilirsin. Ama kalbinde oluşan fırtınaları, Kamil bir Mürşidin vereceği bir reçeteyle durdurabilirsin. Alimlerin ihtisas alanları değişik değişiktir. Nasıl ki kalp doktoru, ameliyat doktorunun sahasına karışmazsa, bilginler de, kendi ihtisas alanlarını aşan hususlara girmezler. Girmemelidirler. Çünkü bu Fizik ilmi değildir. Din ilmidir. Bu bakımdan, asrın getirdiği birtakım tereddütler, kalplerde olumsuz etkiler meydana getirmektedir. Bu tereddütleri gidermek için, mutlaka bir mürşide ihtiyaç vardır. Efendim böyle bir zamanda bunlara ne gerek var! Denilemez. Gerçek saâdete, ilim ve amel bütünlüğü ile ulaşılır. Bu bütünlük, kalpte gelişmedikçe, bedene tesiri olmaz. Öyleyse, vasıflarını belirttiğimiz Mürşid-i Kamillere giderek, bu ihtiyaç giderilmelidir.

         Asrımızın mana sultanı yolumuzun ışığı Üstadımız Abdullah Baba (ks) Aziz Hz.leri Mürşidi Kâmile olan ihtiyacın önem ve ehemmiyeti hakkında şöyle buyurdular.

         Bazı âlimler, ulemalar Kuran’a ve sünnete bağlı olduğu müddetçe ehli tasavvuf gibi yaşayanlarda da Cenabı-ı Zül celal Hazretlerinin evliyası olur, diyorlar evet doğrudur. Fakat bu nadirattandır. Tarikata girenler ile girmeyenlerin arasındaki fark dağdaki olan meyveyle bahçedeki olan meyvenin arasındaki fark gibidir, çünkü bahçede yetişen meyvenin bir bahçıvanı olur. Toprağını havalandırır, temizler gübresini atar suyunu verir, aşısını yapar. Çiçeklendiği zaman onun flitini verir, haşerelerden korur. Mümbit bir şey olur.

         Ama diğer taraf da kendi başına zikreden, ne nefsi levvamede olduğunu bilir ne mülhimede olduğunu bilir. Oda meyvedir ama bu meyve kendiliğinden olur, sahibi olan meyve gibi olmaz. Doktoru olan hastayla doktoru olmayan hasta gibidir. Doktoru olan hasta ilaçlarla ameliyatla tedavi olur. Doktoru olmayan da sabır Allah sabır Allah der. O hastalığı çeker. Yinede Allah’a dost olur ama çeke çeke gider.

          Mürşidi Kamile bağlı olan ise sıhhatli gider. Başka bir misal verecek olursak;  nasıl devletin askeriyesi varsa nasıl orduda bir çavuşun, onbaşının, başına bir sıkıntı gelse bir tehlike olsa o ordunun generali hemen emir verir ve birden o sıkıntı çözülür. Sivilde ise kahvede birini öldürseler onun katilini bile bulamıyorlar. Niye, sahiplenen yok Değil mi. İşte Tarikata giren insanda manevi askerdir. Manevi askerinde bir arayanı olur. Maneviyat, evliyaullah da onları arar, onları kollar ve gelecek hadiseleri onlara bildirir ve uyarır aradaki fark budur.

         Yunus Emre Hz.leri “Şeyhi Olmayanın Şeyhi Şeytandır” buyuruyor.

         Bu sözün manası şudur. Müslüman eline bir mecmua alıyor, kalbin açılması için bin defa Ya Fettah çekeceksin ve yahut işinin olması için şu kadar esma çekeceksin diye okuyor. Bu arada ruhi sultani genişliyor ama bu seferde nefis ve şeytan daralıyor. Daraldığı içinde Allah’ın varlığına birliğine şek şüphe yaptırmaya başlıyor. Aklı fikrine, fikride kalbine diyor ve konuşmaya başlıyor. Şeytan ve cin bu insana musallat oluyor. Onun için insana bir rehber gerekiyor. Bizlere Fıkıh ilmi ile ışık tutan mezhep sahibi büyük imamlarımız dahi bu manevi ihtiyacın gerekliliğini anlamışlar.

         İmam-ı Azam Ebu Hanife Hazretleri, Bu mübarek, Cafer-i Sadık Hz.lerine intisap etmiş ve şu sözleri söylemiştir:

         Ömrümün son iki senesinde, Cafer-i Sadık Hazretlerine intisap etmeseydim, hüsrandaydım, buyurmuştur. Buradaki, hüsran olmak manası, yanlış anlaşılmasın, ahiretini kaybetmiş anlamında değildir. Ancak buna şu şekilde bir örnek verebiliriz.

         Nasıl ki, askeriyede, bir asteğmen, albaylığa kadar yükselebiliyor, ondan sonra general olabilmesi için kurmaylık sınavına girmesi gerekir. Yoksa general olamaz, albaylıktan emekli olur. Aynı bunun gibi, maneviyatta da, erinden generalliğe kadar gidilir. İşte manevi general olabilmek için, Allah’a vuslat bulmak için, illaki bir gönül dostu, bir mürebbi şarttır. İşte, İmam-ı Azam Hazretleri de, bir gönül dostu olan, Cafer-i Sadık Hazretlerine intisap edip, tabi olmuş. Kendisine manevi haller, keşif ve kerametler verilmiş, o neşe ve muhabbet ile Hakk’a âşık olmuştur. O’na, dost, Muhammed-il Mustafa ya yar olmuştur. Kendisi bu güzellik ve hakikatı, ancak Cafer-i Sadık Hazretlerine intisap ettikten sonra, ona tabi olduktan sonra, yakalamış ve onun için bu aşk ve vecd halinden uzak geçen ömrünü, hüsrana uğramış olarak nitelendirmiştir.

         Aynı şekilde, yine, mezhep sahibi olan, İmam-ı Şafi Hazretleri ve İmam-ı Ahmet bin Hanbel-i Hazretleri de, Ümmi bir zât olan, Şeyban-i Rai (ks) Hazretlerine müntesip olmuşlardır.

         Yine büyük Âlim ve Müfessir olan İmam Şarani Hz.leri de Ümmi bir zât olan Ali Havas (ks) Hz.lerine intisap etmiştir. Hem Mezhep imamlarımız da, hem de diğer büyük ilim sahibi imamlarımızda da tarikat’a suluk edenler çoktur. Çünkü Tarikat Şeriat’tan ayrı bir şey değildir. Beraberlerdir.

         Hakikate ve marifetullah’a ulaşabilmek için ancak gerçek bir Mürşidi Kâmilin terbiyesinden geçmek gerektir.

(yok)

31/8/2007 - Nefsi Emmare,nefsi Levvame

Kategori: Tasavvuf


NEFİS MERATİPLERİ

 

            Tarikatların bir kısmi ruh yoluyla bazısı da nefis yoluyla gitmektedir. Ruhun ne olduğunu daha önce açıklamıştık. Şimdi ise nefis kavramından bahsedeceğiz. Nefisle cihad dinimizin önem verdiği konulardandır. Tarikatların açık (cehri) zikir yapanları nefsi ön plana alarak eğitimini yaparken, kapalı (hafi) zikir yapan tarikatlar da ruhu öne alan metodu uygulamışlardır. Nefsi eğitimi öne alan tarikatlara “Tarik-i nefsaniyye” denir. İste bu tarikatlar nefsi yedi mertebeye ayırmışlardır.

            1.Emmare, 2. Levvame, 3. Mülhime, 4. Mutmainne, 5. Radiye, 6. Merdiye, 7.Safiye

            Bu yedi nefis mertebesinin her biri ayet ile sabittir.

            “Nefsimi temize çıkarmıyorum. Çünkü nefis aşırı şekilde kötülüğü emreder”(Yusuf/ 53) ayetinde Allah Teâlâ Hazretleri Nefsi Emmare den bahsetmektedir.

            “Kendini kınayan (pişmanlık duyan) nefse yemin ederim”(Kıyamet /2) ayetinde ise Nefsi Levvame den bahsetmektedir.          

            “Ona (Nefse) bozukluğunu ve korunmasını (isyanını ve itaatini) ilham edene yemin olsun”(Şems /8) ayetinde Nefsi Mülhime den bahsetmektedir.

            Mutmainne, Radiye ve Merdiye den ise toplu olarak şöyle bahsedilmektedir.

            “Ey huzura kavuşmuş nefis (insan) ! Sen Ondan hoşnut, O da senden hoşnut olarak Rabbine dön. (Seçkin) kullarım arasına katıl ve cennetime gir.”(Fecr /.27.30)

            Mürşidi Kamiller bu yedi nefsin her birini bir Esma ile terbiye ederler.

 

            NEFSİ EMMARE

Kulu, Rabbinden uzaklaştırarak kötülükleri işlemeye tahrik eden en süflî durumdaki isyankâr nefstir. "Emmâre" çok emredici demektir. Bu sıfatı haiz olan nefsin yegâne maksadı, hevâ ve heveslerini ölçüsüzce tatminden ibarettir. Şehvetin esiri, şeytanın avânesi olmuş; keyfine, zevkine, günaha düşkün olan nefstir.

            Nefsin düşkünlükleri ve aşırı istekleri demek olan şehvetlere karşı her hangi bir mücadele göstermemek, onun arzularına tâbi olarak şeytanın yoluna uyup gitmek de, nefs-i emmâre seviyesinde bulunan kimselerin ahvali cümlesindendir.

            Aslında nefs-i emmâre, sahibine karşı şeytandan bile tehlikeli olabilmektedir. 

İşte bu nefsi emmarenin kötü ve çirkin sıfatları ehli tasavvufun görüşüne göre yedi tanedir.

1.      Hevâ’dır(Arzu, heves, ihtiras, muhabbet, nefsin haz ettiği şeyler)

2.      Gazap (Öfke, hiddet, kızma)

3.      Şehvettir

4.      Hırstır

5.      Buhül’dür (Cimrilik, hasislik)

6.      Ucup’dur (Kendini çok sevme yaptıklarını beğenme bencillik, gurur, başkalarını hor ve hakir görme)

7.      Kibir’dir.

             Nefsi emarenin bu yedi kötü ve çirkin sıfatlarını gidermeye de, aşağıda sayacağımız yedi şey sebeptir. Bu sayacağımız yedi şey, bütün ehli İslam’ın gözlerini ve gönüllerini açan yedi hayırlı ve faydalı iştir.

1.      Açlıktır

2.      Susmaktır

3.      Az uyumaktır

4.      Halk içine lüzumundan fazla karışmamaktır

5.      Daima LA İLAHE İLLALLAH demektir

6.      Mürşid-i Kamile erişmek, elini tutmak ve tövbe edip ona teslim olmaktır.

7.      Mürşid-i Kâmilin iradeti altında olmak ve onun emri altında bulunmaktır (Onun her emrine itaat etmektir)

Bu yedi şey yukarıda sayılan yedi çirkin ve kötü sıfatı gidermeğe, yani nefsi emmarenin fenalıklarını iyiliğe, iyi ve güzel ahlâka çevirmeye sebeptir.

Gavsul Azam Hazretleri:

            “ Şeytan, bir günde yetmiş türlü şekilde yetmiş kere hacca davet etti” buyurdular. İşte Nefsin ve Şeytanın vesvesesi ile ruhu sultaninin hükmü tamamen ortadan kalkan ve Nefsi Emmare de bulunan salik, Mürşidi Kamil elinde olursa, onun Kutsi kuvveti bereketiyle kısa zamanda nefsi levvamaye tebdil olur. Salik mürşidinin sözünü dinler verdiği dersi çekerse ona “KELİME-İ TEVHİDİ” telkin ederler.



NEFSİ LEVVAME

 

            Nefs-i emmâresini pişmanlıkla hesaba çekip, onun çirkin hâl ve hareketlerinden kurtulmak için gayret gösterenler, nefs-i levvâmeye doğru mesafe alırlar. Böyle kimseler, nefs-i emmâredeki gibi "nasıl olsa Allah affeder" düşüncesiyle avunma gafletinden nispeten arındıkları için, kendilerini teselli edemezler. Bu sebeple de nefislerini kınar, pişmanlıkla tövbe-istiğfar ederler.

            Levm etmek, kınamak ve ayıplamak demektir. Nefs-i levvâme; yaptığı kötülüklerden, Allah'ın emir ve yasaklarına karşı gösterdiği ihmal ve kusurlardan pişmanlık duyarak vicdanı muazzeb olan ve bu sebeple de kendisini şiddetle kınayan nefstir. Bu mertebede olan kişi, nefs-i emmâredeki fiillerin bazılarından tövbe edip kurtulmuştur. Yani gafletten bir nebze sıyrılmış ve günah arzusu azalmıştır. Ancak bu hisler yeterince olgunlaşmadığı için dayanamayıp tekrar günahlara düşmekten de kendini kurtaramaz.

 Bu kimselerin, Allah Teâlâ'nın emirlerine bağlılıkta ve Salih amellerinde çoğalma görülür. Amelleri ekseriyetle Allah içindir. Ancak ilâhî ilhamların bahşettiği huzur ve sükûna tam manasıyla kavuşamadıklarından, Allah için yaptıkları salih amellerinin halk tarafından bilinmesini de içten içe isterler. Yani nefs-i emmârenin bazı kötü huyları devam etmekte, ancak kul bu hâlinden dolayı kendini kınamaktadır.

            Nefsin vasıl olduğu bu merhalenin ismi, Kur'ân-ı Kerim’deki:”

Levvâme (pişmankâr) nefse kasem ederim..."(Kıyamet / 2) ayetinden gelmektedir.

İnsanın kendi nefsini levm etmesi, yani onu şiddetle kınaması, sırf kuru sözlerle vuku buluyorsa, bunun umulan neticeyi hâsıl etmeyeceği aşikârdır. Zira “levvâme” ve “emmâre” mertebeleri arasında gayet hassas ve ince bir sınır vardır. Kişinin, nefsini azıcık levm etmesi (kınaması) sebebiyle içinde bir kibir hâli beliriyorsa, orada hâlâ gizli de olsa nefs-i emmârenin hükümranlığı devam ediyor demektir.

            Ayet-i kerimede Cenab-ı Hak:

            "Andolsun ki insanı biz yarattık; nefsinin kendisine fısıldadıklarını da biliriz. (Zira) Biz ona şah damarından daha yakınız." (Kaf /16) buyurmaktadır.

            Bu itibarla insan, nefsini levm ederken bile, nefs-i emmârenin gizli desiselerinden ve kendisini emniyette hissetmek gafletinden şiddetle ictinâb etmelidir.

            Tövbede sebatkâr olup kötü fiillerden arınabilmek, ancak manevî terbiye ile mümkündür. Levvâme mertebesindeki nefs, şayet manevî terbiye altında ve salihlerle birlikte bulunuyorsa, kötü fiillerden kurtulur. Fırsat bulunca bunlara tekrar dönmez. Ancak kalpte, kin, hased, kibir gibi bazı kötü huylar kalır.

            Teveccühü artar ise şeyhini müşahede eder hatta peygamberimizi de müşahede eder. Nefsine uyar da gerilerse belki şeyhini görür ama daha önceki aldığı lezzeti ve tadı bulamaz. Bu halini devam ettirirse sıfatı mülhimeye geçer. Fakat bu nefis mertebesi emmareye yakin olduğu için ona atlamak da çok kolaydır. Bu nefis ikiyüzlüdür bir yüzü emmareye diğer yüzü mülhimeye bakmaktadır.

            Levvamede bulunan salikin esması şayet üstadı verirse ismi “CELAL” dir.

            Levvame ve mülhimede bulunan saliklere tecelli ihsan olunur bu tecelli sebebiyle üstadlarını ve peygamberimizi rüyalarında görürler. Ancak hakiki tecelli nefsi mutmainne de oluşur Daha sonra zikre devam ettikçe Nefsi Mülhimeye çıkar

(yok)

27/8/2007 - Mürid

Kategori: Tasavvuf

Mürid

 

            Lügatte irade eden, dileyen, isteyen manasınadır. Allah’tan rızasını isteyerek, kendisini bu hususta başarılı kılmasını isteyen kimseye ‘Mürid’ denir. Istılahta ise; kalbini Allah’tan başka her şeyden yana arındırmış, yüzünü Rabbine çevirmiş ve O’na kavuşma özlemi içerisinde Tarikat disiplinine uyarak, dünyanın debdebe ve ihtişamından yüz çeviren kimse demektir. Kur’an’da buyurulduğu üzere bu kimseler şu ayette geçen gerçek irade sahipleridir:

            “Hayır, öyle değil; iyilik yaparak kendini Allah’a veren kimsenin ecri, Rabbinin katındadır. Onlara korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir.” (Bakara /112)

            Kul iradesini Allah’a yöneltirse, Allah’ın da merhametiyle kulunu karşılaması söz konusu olur. Bu kıvama gelebilmek için, Tasavvufta Kemal mertebelerine ulaşmış, Kamil bir Mürşidin terbiyesine girilmek sureti ile O’nun direktifleri doğrultusunda yaşamak gerekir. Bu noktaya işaretle Üstadımız şöyle buyurdular:

            “Ancak mürid olan kişi Üstadının emirlerini ve Şeriatı harfiyen, yerine getirmelidir. Onun için de üç çeşit mürid vardır:

 

1.      Mutlak Mürid

 

Bu mürid, üstadına tam teslim olmuştur. Üstadı ona ne emrederse, ‘Neden, niçin?’ diye sormaz. Derhal boynunu büker, söylediğini yerine getirir. Hiçbir sebep aramaz. Çünkü mutlak mürid, kendisini Allah’a vasıl edecek olan zâttan gelen her şeye rıza gösterir.

            Ali Havvas Hazretleri buyurdu ki:

            “Sadık müridin vasıfları dörttür:

            1. Şeyhinin sevgisini sadık bir şekilde muhafaza etmek.

            2. Şeyhinin emrini canından aziz bilmek.

            3. Şeyhine karşı kalbden dahi olsa itirazı terk etmek.

            4. Şeyhinin huzurunda kendi irade ve ihtiyarından soyunmak.”

            Herhangi bir mürid bu sıfatları üzerinde toplarsa, onda kabiliyet var demektir. Böyle bir müride manevi kapılar açılır. Bu sıfatları üzerinde toplayan bir mürid, kuru bir kav gibi olur. Kavı ıslak olan müridden ahit almak isteyen kimsenin çakmağından çıkan kıvılcımlar söner. İşte bu sebepten ötürü, müridlerin çoğu Şeyhlerinden faydalanamazlar. Çünkü sadık müridin vasıfları üzerlerinde yoktur.

            Üstadımız, mutlak müridin özelliklerini tasvir mahiyetinde, Pirlerin Piri, Seyyid Abdülkadir Geylani (ks) Hazretlerinden bir misal getirmek üzere şöyle buyurur:

            Buna bir örnek verecek olur isek, Pirimiz Abdülkadir Geylani (ks) Hazretleri daha küçük yaşta iken Ebu-l Vefa Hazretlerinin sohbetine gitmek için camiye yaklaşır. Bu arada Ebu-l Vefa Hazretleri camide vaaz ederken:

            Birazdan içeriye bir genç gelecek, o içeriye girmek istediğinde onu dışarı atın diyor. O genç camiden içeri girmek istediğinde dışarı kovalıyorlar, tekrar girmek istiyor. Gene çıkarıyorlar. Üçüncü defa da aynısını yapınca;

            Ebul Vefa Hazretleri:

            ─ Bırakın o genci içeri girsin. Onu iyi tanıyın. Onun adı, Abdülkadir’dir. Eğer onu camiden üç defa değil otuz üç defa bile kovsaydım, yine de gelirdi. Bu gencin horozu kıyamete kadar ötecektir. buyurarak, bir müridin mürşidine karşı teslimiyetinin nasıl olması gerektiğini bizlere göstermişlerdir. İşte bu mutlak müridin özelliğidir.

            Tarihimiz, Şeyhlerine karşı sağlam bir teslimiyet gösteren büyüklerin örnekleri ile doludur. Bu teslimiyet huzurda Şeyhin kendisine gösterilirken, hakikatte Rasulullah (sav)’e gösterilmiş olmaktadır. Zira bu ruh ve anlayışla yetişenler, her an kendilerini sanki Allah ve Resulünün huzurunda imiş gibi hissederler.

            Abdullah ibn-i Mübarek (rh. a) der ki:

            “Bir gün İmam-ı Malik’in huzurunda bulunuyordum, Hadis rivayet ediyordu. Kendilerini akrep sokmaya başladı, yaklaşık olarak on kere soktu. İmamın yüzü değişti, morardı ama asla hadisi rivayetini kesmedi ve sözünde hiçbir değişiklik olmadı. Ders meclisi dağılıp ve halk yanından ayrılınca kendisine:

            Bugün mübarek çehrenizde hayli değişiklik oluştu, sebebi nedir? diye sordum.

            Bunun üzerine hadisenin tamamını anlattı. Sonra buyurdu ki:      Benim bu derece sabrım kendi şecaat ve dayanıklılığımdan dolayı değil, sadece Peygamberimizin hadisine olan tazimimdendir.

            İşte büyükleri seçkin kılan özellik!

            Bundan sonra Üstadımız, ikinci derecedeki Müridi anlatmaya geçiyor. Buyuruyor ki:

           

2.      Mecazi Mürid

 

            Bu kişi de, zahiren Üstadının emrindeymiş gibi görünür fakat manada nefsinin emrindedir. Üstadımız Çorumlu Hacı Mustafa Efendi Hazretleri bize şöyle buyururdu:

            Oğlum, müridlerimize iki şey öğretebildik. Birincisi, sofradaki yemeği sünnetlemek. İkincisi de, bir misafir geldiği zaman onu kucaklamak” derdi. Yine buyururdu ki:

            “Yanımızda iken babaya bağlıyız diyorsunuz, yanımızdan ayrılınca nefislerinize tabi oluyorsunuz. Hanımlarınıza kötü davranıyorsunuz. Ölçü ve tartılara dikkat etmiyorsunuz. Gıybet ediyorsunuz, birbirinizin arkasından konuşuyorsunuz. İşte bizim yanımızda iken tabi oluyorsunuz, dışarı çıktığınızda nefislerinize tabi oluyorsunuz” derdi. Bu da mecazi müridliktir.”

            Görülüyor ki; İslam ahlakı Tarikat Şeyhleri tarafından korunmuştur. Pirimiz Abdülkadir Geylani’ye nisbet edilen bir söz vardır ki:

            Bir edeb için, binlerce derviş feda olsun. Edeb gittiğinde onu geri getirecek bulunmaz ama binlerce derviş kıyamete kadar gelecektir’” demiştir. İslam, ahlaktır ve ahlaklandırmaktır. Bu yüceliğe, olgun zâtlara uyularak ulaşılır. Zahirde uyuyor görüntüsü vermek kişiyi maksada ulaştırmaz! Bundan sonra Üstadımız, riyakâr müridin durumuna geçerek şöyle buyururlar:

           

3.      Riyakâr Mürid

 

            Üstadından kendisine eza veren bir hal sadır olduğunda, hikmetini araştırmadan üstadını terk eder, ikiyüzlüdür. Örnek olarak:

             Üstadımız yanımıza niye gelmedi, bizi niye çağırmadı ki, bana niye şöyle dedi, gerçek Şeyh olsa şöyle yapardı, böyle yapardı, gibi kendi kafasında bahaneler üretir. Hâlbuki Mürşid-i Kamil bir zâtın müride ihtiyacı yoktur. İhtiyaç sahibi olan müriddir.

            Çünkü Allah-ü Teâlâ Hazretlerine müridi vasıl edecek olan mürşididir. Onun himmet ve nazarı ile nefis meratiplerini geçer. İşte bunun idrakinde olmayan, yaşanan hadiseleri nefsine göre yorumlayan kişi, riyakâr mürid olur.

            İsminden de anlaşıldığı gibi, bu Mürid, gerçekte iradesini Hakikate yönelten bir kimse olmayıp, büyük bir zâtın meclisine yakın olmak sureti ile insanların kendisine hürmet etmesini, Şeyhin de kendisine iltifat etmesini amaçlar. Bunlar bal küpünün etrafında uçuşan sinek misalidirler. Tabiatlarında içtenlik yoktur. Samimiyet yoktur. Sevk ve idare etme vasfı yoktur. İlim ve irfandan nasipleri yoktur. Halkın saadetini sağlayacak kabiliyetleri yoktur. Ama buna rağmen, halkın seçkin kimselere gösterdiği saygı ve alakayı, kendilerine de göstermelerini isterler. Bunun en kısa yolu, büyüklerden birinin hizmetine girmektir. Fakat bu anlayışa hizmet edenler, daima zarar etmişlerdir. Toplum daima bunlardan sıkıntı çekmiştir. Mevla Teâlâ böyleler hakkında çok üzücü mesajlar verir.

            “İnsanlar içinde Allah’a, bir yar kenarındaymış gibi kulluk eden vardır. Ona bir iyilik gelirse yatışır, başına bir bela gelirse yüz üstü döner. Dünyayı da ahireti de kaybeder. İşte apaçık kayıp budur.(Hac/11)

(yok)

web hit counter